Ceviz Sandık

12/5/2008

Bir Ömre Ne Günler Sığar!

 

 

  Bir günü de geri de bıraktık. Bir gün, bir gün daha iki gün eder. İkinci günden sonrasını saydık mı ömür!

   Bu güne kadar aldığım en anlamlı hediyemi aldım dün çocuklarımdan. Bana günlerce öncesinden sordular ne istiyorsun diye. ben de 'yaban çiçekleri' dedim onlara. 'dağlardan toplanmış yaban çiçekleri.' Güldüler tabii. şaka yaptığımı zannettiler. gün geldi çattı sabah her zaman ki gibi erkenden kaltım Işık'ı dersanesine yolladım yedibuçukta. öğleye doğru oğlum Işık'ı almaya gidiyorum dolaşacağız biraz dedi. geldiklerinde ben ütü yapıyordum. ellerinde kocaman bir kutu. bana bile vermediler paketi... gözlerinde büyük bir enerji ikisininde. Işık ben açacağım dedi. açtı pakedi.. içinden bir bebek çıktı. evet sevimli bir bebek!
ben anladım tabii neden bebek aldıklarını ama oğlumun sözü beni bitirdi. 'bak şimdi gözleri rahatça açılıp kapanan bir bebeğin oldu.' boğazımda koca bir yumrukla bıraktım gözpınarlarımdaki geçmişe ait kırıklıklarımı.

gözleri açılıp kapanan iki güzel bebeğim olmuştu zaten gözleri açılıp kapanan bir çok güzel bebeğe koşmuştum hayatımda büyük bir zevkle. Çocuk yuvasında yüzlerde çocuk vardı böylesi. ve içimi eriten ne sahneler görmüştüm bu yuvada. annesiz babasız, loş odalarda, beşiklerinde ağızlarına dayanmış biberonlarıyla öylece uyuya kalmış bebekler...

bizlerin aklı çıkar çocuklara mama yedirirken, süt verirken soluk borusuna kaçar da bir şey olur diye olmadık pozisyonlar deneriz. ne narin tutarız onları, üstlerine titreriz. ama gördüğüm bu manzara karşısında şefkatten uzak bu manzara karşısında iliklerimdeki kan donmuştu o gün. demekki kendi başına süt içebiliyormuş bebekler. Allah'a emanet.
bu hayatın gerçekler tarafı. hemde katı ve bir o kadar acıtan.

Çocuklarım çocuk yuvası ve huzureviyle erken tanıştılar hayatlarında. İnsanların yaşlandığında huzur evine bırakıldığını gördüler. kızıma küçüklüğünde sormuşlardı da 'anneni babanı bakacak mısın büyüdüğünde' o da cevap olarak şöyle demişti. 'ben huzur evine bırakacağım onları.'
şimdi biliyor tabii söylediği sözün anlamını. geçenlerde 'ben böyle derdim ama büyüdüğüm de çiftliğim olacak. hayvanlarım olacak etrafımızda, doğal ortamda yetiştirdiğim yiyeceklerle sizi orda ben bakacağım.' demiş
kötü olmuştum tabii.
insanın dünyası ne geniş, insanın yüreği ne yüce. çocuk olsa bile. kaldı ki herşey istekten öteye geçmese bile bunu hissederek söylemesi önemliydi. çünkü hayat insana ne sürprizler çıkarıyor. bilemeyiz nelerle karşılaşacağımızı kalan ömrümüzde.

bebek meselesine gelirsek, her zaman anlatırdım çocuklarıma, oyuncakları çok olmasına rağmen istekleri bitmediği için. benim de irili ufaklı bir kaç tane bebeğim olmuştu ama tek bir bebeğim vardı ki onu sevdiğim kadar üstüne titrediğim kadar titremezdim diğerlerine. yengem vermişti Düzce'ye gittiğimde oyalanmam için. Yengemin de bebeği yoktu seneler senesi. (sonra da iki çocuğu oldu o da başka bir hikaye konusudur.)
neyse evinde neredeyse yüzlerce bebek vardı. çalıştığını neredeyse bebeklere yatırmıştı. hem de çeşit çeşit renk renk. ben nedense bu bebeği sevmiştim.

sonra baktı ki bebeğe ayrı bir özen gösteriyorum bana vermişti. kat kat siyah tülden elbisesi vardı. saçları parlak ve lüle lüleydi ama gözünün biri yoktu ve ben Bolu'ya dönünce ona bir göz yapmıştım kağıttan. Aklımca artık rahat görsün diye dünyayı. ama diğer göz kapağı açılıp kapanırken bu gözü hep açıktı. içim ezilirdi hep bu eksikliğinden dolayı. acaba yorulur mu sürekli göz kapağı açık diye. çocukluk işte.

hatıralar değil mi bizi ayakta tutan. hayatın eksiği değil mi bizi biz yapan. üstelik hepimiz her hareketimizle her düşüncemizle birbirimize bağlıyken.

anlam bunu anlamakta sanırım.

anlayacağınız şimdi bir bebeğim daha oldu. üstelik gözleri rahatça açılıp kapanıyor. sesler çıkarıyor. sevindiğine dair sesler. ama ağladığında içim, içim titriyor.

ayşe keskin/ Trabzon

2/5/2008

bugün!..

 

 

  ...deli fırtınalar getirir göç eden ruhları döşüme

 orada dinlenirler, oradan yolcu edilirler yine yerlerine.

 

         ayşe keskin/ Trabzon

18/4/2008

Bu Şehrin

 

 

bütün sokaklarını arşınlamak
 var ya

ah bu şehrin sokaklarında
karanfil ölüsü

karabasan adım!
b/asmış
 evvel baharda

her kırık boyda sallanıyor!
kuruyan dardaki...

açmak
 Yerden dile!

 bir ömre sevda yetse
  yarılanmış yazdan
 yaralanmış adımla…
 
yaz-bakî!


           ayşe keskin/ Trabzon

6/4/2008

Ada Dergisi // DUYURU

 

 

           Sevgili Okur,

10. Sayımızın hazırlıkları sürerken hepinizin desteğine daha çok ihtiyaç duyuyoruz. Ülkemizde bir edebiyat dergisini yaşatabilmek gerçekten çok büyük özveri istiyor. Ada Dergisi ekibi olarak zamanımızı ortaya okunabilecek kalitede bir dergi hazırlamak için kullanırken, beklentimiz sadece dergimizin yaşamaya devam etmesidir.  

 

ADA üç aylık edebiyat-kültür dergisi

Sahibi: Serkan Türk

Bilgi İçin: 0 462 223 41 36

0 505 496 94 93

e-posta: serkanturk61@gmail.com

 

Yazışma adresi: PK. 203 Trabzon

 

Ada Dergisine Yıllık abone olmak için Arzu Alkan adına

1419790 posta çeki hesabına 30 YTL yatırılarak

adresinizi posta ya da mail yoluyla bildirmeniz

yeterlidir.

 

 

Geniş Bilgi ve inceleme için  

 

 www.adadergisi.net 

 

1/4/2008

İÇİME İÇİME!

 

Geldiniz
Perdeleri çekilen bir anın içine
gepege(n)ç babam

“bir çok” sesle, yürüdüm narlı bahçeye
ilâhisiyle anne

Bütün yükünü alıp da
açmış! cefadan kızıl dallar

Taş(ı)mak! ağır yük
“biraz da sen içine içine” 
      der gibi açmış içime

Tarih yok, zaman çabuk
“içiniz! ” bırakmış acıyı kadehte
içinde tek pencere açılmış
sonsuzluğu, artık şarap...Her köşede paslanmış camlar

kırın da gelin gurbet erbabını
s
e
s
i
m
e

d
ü
ş
s
ü
n
sıtması
bulutun nemi
gece derim!
oysa tenhamız ne çok sıcak
kehribarın koptu kopacak ipi

dizilen bu miski amber
süsün ecri

baba sen git!
annem yanımda kalsın biraz,

örtsün penceremizi!..

 

 

ayşe keskin/ Trabzon

25/3/2008

YAŞAM

 

bir orta kahve tadında

höpürdete höpürdete

için içebildiğiniz kadar.

 

bir demli çay bakışı

ince belli bardaktan,

içi başka, dışı bambaşka duran.

 

bir soğuk ayran kıvamında

yayıkta çalkalanan…her içtiğinizde

ağzınızın bir kenarına bulaşan.

 

 

ayşe keskin/ Trabzon

21/3/2008

Dünya Şiir Günü

 

21 Mart saat 18:00 de Trabzon Sanatevi'n de Trabzonlu şair ve yazarlar sanatseverlerle buluşacaklar.

 

Ömer Turan'ın "üryan ve isyan" kitabının tanıtımı, imza ve dinletisi gerçekleşecektir.

 

Davetlimizsiniz.

 

 

12/3/2008

İZLERİNDEYİM

  

 

 

Şimdi yürüdüğümüz yerlerdeyim. Kaldırım taşları hissiz, kararmış,  soğuk...

 

Bir ölünün sükuneti!

 

Ayağımın altında ezilen taşlar mı, yoksa, beraberce  bıraktığımız izler mi?

 Bildiğim tek şey sen hâlâ buradasın ve ben hâlâ senin izlerindeyim.

 

ayşe keskin/ Trabzon..2000

 

 

28/2/2008

KAR TUTAN DALLARI SİLKELEMEK

  

 

 

      20-24 Şubat- 2008 tarihleri arasında, ikincisi yapılan  “Her Yönüyle Trabzon Etkinlikleri- 2” ye davet edildiğimizde Ada dergisi olarak “evet, geliyoruz “ dedik.
Ayrıca bireysel olarak çağrıldığım şiir dinletisindeki görevim dolayısıyla daha bir sorumlu hissettim kendimi bu yolculuk için.

 

     Türkiye genelinde birden bastıran soğuğun ve gitmeden üç gün öncesi akşamdan başlayan rüzgâr ve karın ulaşıma etki edebileceği gerçeğiyle endişelensek de ne soğuk ne kar boran durdurabilirdi bizi ama kızımın yola çıkmadan bir gün öncesinde ani rahatsızlığı boynumu büktü açıkçası. Bu konuda en büyük desteği her zamanki gibi yine eşimden aldım. “Olur böyle şeyler. Arkada insan yok mu, gözün arkada kalmasın sen git! ” bu sözü benim için çok önemliydi ve doktora gitmemiz ilaçlara başlamamız ve kızımın geceyi sakin bir şekilde geçirmesi… Yola çıkacağım gün, havanın güzel olması da içimin yine kıpır kıpır olmasına yetmişti. Hazırlıkları tamamlayıp havaalanına doğru giderken iki gün içinde an an değişen havanın ve durumların insanın iç dünyasındaki iniş çıkışlara benzediğini düşündüm. Neticede her şey olacağına varıyordu işte. Dostlarla bir arada olacağımız birkaç günün sevinciyle uçağa bindim.. Küçük bavulumu bagaja vermedim. Yanıma aldım, onu üst bölümdeki yerine yerleştirdim. Koltuğa oturdum. Gittiğim gibi son provalarını yapacağımız ve saat dört civarında gerçekleşecek dinletimiz için elimdeki kâğıtlardaki şiirlere göz gezdirdim. Bir zaman sonra hostesin anonsu hepimizi heyecanlandırdı. Bir yolcu fenalaşmıştı ve doktor olup olmadığını soruyordu. Hemen bir önümdeki sağ taraftaki koltuklardan orta yaşlarda bir bayan kalktı, elindeki kitabı koltuğun üstüne bıraktı ve hastanın yanına gitti. Hastanın tansiyonu ölçüldü, aralarında konuşma geçti. Ve sakin bir şekilde yerine tekrar oturdu doktor hanım. Demek önemli bir şey yoktu. Herkes kendine dönmüştü yine. Gözlerimi kapattım. Yollar ve yolculuklara dair ne çok şey vardı belleğimde. Hepsini tek tek düşündüm. En mutlu edenini, en hüzünlü kılanı, en kırgın bırakanı, en çılgın olanı, en romantik, en bitmek bilmeyenini, çabuk bitenini… Çabuk biteni en kısa zaman içinde en uzun zaman geçişiydi. İnsan ömrünün çoğu yollarda geçiyordu. Bu kesindi ve bana göre insan kendini yolculuklarda buluyordu. Uçağın alçalmaya başladığını anons eden hostesin sesiyle gözlerimi açtım. Yanımdaki iki beyin volümü yüksek seslerini daha yeni yeni duyuyordum. Düşünceler yükselirken bazen en hafif ses bile rahatsızlık verir, bazen çok seste bile sessizliği yakalayabilir insan.

 

(Bazen de kar tutan dalları silkelemek gerekir. Bilmiyorum saçlarımda ne zamandan beri kar var! ...Onları kızıl bir ufkun esintisine bıraktığımdan beri ben içimdekileri silkeliyorum.)

 

     Biraz eğilince, koridor tarafından, yan koltukların arasından görünen pencerenin manzarasında kar dağları bembeyaz kapladığını fark ettim.. Birçok kişi de benim gibi karlı manzaraya bakıyordu. Ne düşünüyorlardı acaba? -Kar hep aynı kardı. Soğuktu, bir o kadar da cazip gelen beyazlığı… Peki neydi manzaralardaki karları birbirinden ayıran özellik? Dal üstünde olması, çatı üstünde olması mı? Toprak üstünde olması, yaprak üstünde olması mı? Peki saçların üzerinde olması nasıl bir çağrışım yapardı?

     Neticede görünen dağın arkasındaki dağdağayı görme ihtimalimiz ne kadarsa o kadar görebiliyordum ben de düşüncelerle manzaraya bakan insanların dağını. Hele çığa yakalanmadan kara karışmak, cazibesine kapılıp beyaz vurgunu yememek adına dağlara fazla yanaşmamak gerekiyordu. Yine de düşünmeden edemedim –dağlar esas baharda kim bilir nasıl olurdu?

    

      Bu düşünceler içimden geçerken çabucak yere değdi uçağın ayakları! ... sarsıldı, ileri atıldı sonra durdu. Pilot, kapıları nerede açacağını biliyordu elbette. Pistte kardelen gibi açıldı, uçağın kocaman gövdesindeki kapıları.

 

      Uçaktan indik. Çoğul yapılan bir yolculuk gibi gözüküyorsa da hepimiz bireysel yolculuğumuzu yapıyorduk. Tek başına başlanan ve biten yolculuklardandı bu da…Yerlerdeki karlar saflığını ve beyazlığını yitirmiş, is, pus derken öbek öbek buza yakın bir dönüşümle kenarlarda duruyordu. Salona yöneldik sonra dış kapıda otobüsler yolcularını bekliyordu her zamanki gibi..
Yeni bir yolculuğa çıkmak demekti bu. Uzak mesafeden gelen için, şehir içindeki mesafeyi aynı saatte kat etmek sıkıcı da olsa, katlanmak gerekiyordu. Neticede varılacak bir yer ve dostlar vardı.

    

     AKM’yi uzaktan gören biri için taş yapının soğuk varlığından başka içinde ne olabileceğini tahmin etmesi güçtür. En azından benim için öyleydi ilk gördüğümde. İçinde yaratılan sıcak ortamın, taş yığınının ruhsuzluğunu bir ölçüde alıyor olması dışında yerleşim alanının genişliğine ve konumuna uymayan bu yapının kültür ve sanat için barınak olarak adlandırılması ve hiçbir estetiğinin olmaması insanın canını sıksa da yine de hiç olmamasından iyidir düşüncesini de getiriyordu bir yandan insanın aklına. (Ne kadar doğru bir düşünce olduğu tartışılabilir tabii.)

     

  Etkinliğin geçen seneden daha kalabalık olması,stantların hepsinin dolu olması, gelen ziyaretçilerin hafta içi olsa bile akın akın gelmesi sevindiriciydi. İlk gözüme çarpan şeylerdi bunlar. İçeri adımınızı attığınızdan itibaren küçük bir Trabzon’la karşılaşmak, tanıdık simalarla selamlaşmak yalnızlığımızı bir ölçüde giderdi. Dostlarla karşılaşmak özlemle sarılmak işin en keyifli ve duygusal tarafıydı. Yaşam dediğin an(ı)lar demeti. İçimizin bir tarafına biriken bu an(ı)lar olmazsa ne ileri gidebiliriz sorgusuz sualsiz, ne de bir anlam buluruz yaşamdan. Ada dergisi standında bizi bekleyen sevgili Serkan Türk’ün dışında, şair ve yazar, sevgili insan Aydın Afacan’ı görmek sürprizdi. ikinci senede de bizleri yalnız bırakmaması ve dostluk ve misafirperverliklerini esirgememiş olması beni duygulandırdı açıkçası.

 

  Bir köşeye bıraktığım bavul ve paketlerim yol yorgunluğunu çıkara dursun benim için an(ı)lar da birikmeye başlamıştı içten içe. Sevgili şair ve yazar Naime Erlaçin’in gelmesiyle daha bir sıcak oldu ortamımız. Belirtmeden geçemeyeceğim yüksek enerjisiyle bizlere her zaman ufuk açması yabana atılır bir duygu değildi.

Şiir dinletimiz için hazırlıklar tamamlandığında etkinliğin yapılacağı salon da yavaş yavaş dolmaya başlamıştı. Ayrıca ummadığımız dostları ve arkadaşlarımızı karşımızda bulmak keyifliydi. Salona sessizlik hâkim olduğunda yavaş yavaş içimizdeki sesler de dışarı taşmaya başlamıştı.

 

      “En azından üç dil bileceksin” *

 

Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun “Üç Dil”* isimli şiiriyle başladık dinletiye. Şiirin büyülü dünyasında gezindikçe yüreklerin coşmaması da mümkün değildi.

 

     Şiirle birlikte içimizde tekrar tekrar tekrarlanan sözlerimiz vardı. -Sevdiğini söyleyecek sessizliğin… sevdiğin kadar sesin! .. Cesaretle… Gerekirse baş koyacak toprağa, gerekirse yenilecek, yenilenecek, yeşereceksin. Evrence yaşamayı, evrence yaşlanmayı bileceksin.

 

      Çok sayıdaki davetlinin güzel bakışları ve destekleyen alkışlarıyla kendi şiirlerimizle bitirdiğimiz dinletiyi hafızamızın bir tarafına koyduk. Sahneden indiğimizde bizde oldukça mutluyduk.

Akşam Naime hanımla eve doğru giderken iyice ağırlık çökmüştü üzerime. Ama hem yemeklerin hem de sohbetin lezzetiyle saatlerce masa başında oturduk. Şiirden, şairlerden edebiyat dünyasındaki gelişme ve olaylarından bahsetmek yeterli gelmişti yorgunluğumun geçmesi ve uykumun açılması için.

      Naime Erlaçin’in rahmetli annesi Ayşe hanımın evinde misafir edildim. Bu vesileyle rahmetli babası şair Muzaffer Bulgulu’yu da anmadan geçemeyeceğim. Her tarafı köklü bir geçmişin izleriyle bezeli olan evde iki gece geçirdim. Kitaplara baktım, dokundum. Ayşe hanımın mutfak dolabını açtım. Çeşmesinde ellerimi yıkadım, banyosunu kullandım. Muzaffer beyin belki de en sevdiği koltukta oturdum. Çayımı içtim. Anılarım arasına giren bu iki gece benim için oldukça farklı bir zaman dilimiydi.
 

     Şahin bey (Erlaçin) işe biraz daha geç gitme pahasına beni iki sabah AKM’ye taşıdı. Gerçek bir beyefendiyle kısa da olsa aynı yolda yolculuk yapmak keyifliydi. Ayrıca masa başı sohbetlerimizde görüş ve düşüncelerini (çok sık olmasa da) aktarması düşünce dünyama farklı renkleri yükledi. Sabır ve sevginin insanın olmazsa olmaz duyguları arasında olması gerektiği.. aklın ve hislerin kuvveti uzun ömürlü beraberlikler için en önemli unsur olduğunu kanıtlar gibiydi. Erlaçin çifti bunu başarmıştı işte..

   

      Sayılı günler çabuk geçer derler. Son günde her sabah olduğu gibi yine erkenden kalktım. Bana iki gün kucağını açan sıcak yatağımı kapadım. Kahvaltımı yaptım. Bavulumu topladım. Kapının yanına koydum. Yolculuk için hazırdım. Odalara tekrar tekrar baktım. Bir yaşamı aynı çatı altında geçiren insanların hayattaki beklentilerinin, umutlarının, sevinçlerinin, üzüntülerinin zaman zaman ayrı düşebildiğini ama buluştukları hep bir son veya sonsuzluk olduğunu derinden hissettim.

Sonun ve sonsuzluğun yanında üç gün iki gece, insan ömrü için ne ifade ederdi ki. Anılar için özel olmasından gayrı. Bu günleri Ceviz sandığıma özenle koydum

 

      Şahin Beyle AKM’ye doğru yola çıktığımızda güneşli bir Ankara bizi yolcu ediyordu. Soğuk ve puslu havanın, yerini kış güneşinin ısıtmayan ama en azından yüzlere neşeli gülücükler yerleştirmesiyle kardeşliğin, dostluğun, sevginin, insanlık için, gelecek için varlığını bu devinim içinde hissettirmesi demekti. Güneş doğduğu sürece umut, güneş battığı sürece doğum var demekti.

Dostlara özlemle sarılmak kadar vedalaşmak da yeni yepyeni gelecekte yeni gülümsemeler ve yeni umutlar getirecekti. En azından bunu istiyordum.

 

     Havaalanına giden otobüslerin AKM’le karşı karşıya olması bir şanstı ama saat altı arabasına yetişmek için elimdeki bavul ve çantalarla koşturmak oldukça yordu ve nefesimi kesti. Otobüsün koltuğuna oturduğumda kalbimin atışları hâlâ dinmemişti. Bir müddet kendimi ve çevremi dinledim. Sonra gülümsedim. Dolu dolu bir o kadar da buruk buruk gülümsedim.

 

    İnsanın kendi ağırlığı kadar önemli bir ağırlık yoktu hayatta. Kendini taşıyorsa yüklendiği ufak tefek yükleri hayli hayli taşırdı. Taşıdığım yüklerden hiçbir zaman yüksünmedim, bilâkis taşıdığım yükler hep kendime inancımı ve güvenimi arttırdı.

 

    Havaalanına geldiğimizde bilet işlemlerini bitirip, geçiş işlemlerini de bitirdikten sonra çıkış yapacağımız kapının olduğu yere geldim. Dostluğunu ve güler yüzünü karşılaştığımız her zaman içinde, hiçbir zaman esirgemeyen Gazeteci Hasan Beşli beyi gördüm. Selam verdim. Yanına oturdum. Etkinlikle ilgili genel bir konuşmadan sonra söz, nerden dolaşıp geldiyse Trabzon’daki Zağanos köprüsünün altındaki yerleşim alanlarının yıkılmasıyla ortaya çıkan büyük bir alanın eskiden portakal bahçesi olduğu ve modernize edilerek şimdiki yeni haline dolayısıyla eski haline de döndüğünü söylemesi beni oldukça şaşırttı. Trabzon’un nefes alan nefes alınan yerlerinin ortaya çıkarılması güzeldi doğrusu. Bunca kıt arazisinin olması sebebiyle üst üstte yapılan binaların hem şehrin mimari görüntü açısından hem de ana nefeslerini kesmesi açısından bu kötü örneklerinin hızla artması, böylesi projelerin değeri bir kat daha artırıyordu.

 

      Uçuş için hazırlıkların tamam olduğu anons edildiğinde, Hasan bey elimdeki bavulu aldı “olmaz” dediysem de aldı. Sonra “bende en azından sizin elinizdeki paketleri alayım” dediysem de bırakmadı. Genç bir gazeteci kardeşimiz yanaştı, bavulumu Hasan beyin elinden almak isteyip “ben taşıyayım ağabey” dediyse de uçağa kadar taşıdı Hasan Bey.

 

   Ağırlığımı paylaşan, nefesime nefes katan değerli insanlara çok teşekkür ederim.

 

   Uçağa bindiğimde yanına oturduğum genç bir bayan bebeğini emziriyordu. Bebek memeyi bıraktı gözlerime baktı bir an, sonra yine devam etti beslenmesine. Bebeğin eli annesinin memesi üstündeydi. Sıcacıktı, güvendeydi. Her şey ne kadar da doğaldı her şey ne kadar da olması gibiydi. Bu görüntü yaşadığım ama hayatın hırgüründen unutabildiğim güzelliklerdendi. Hatırlamak! .. Hayata ve geçmişe ait ne kadar olumsuz düşünce varsa bir anda içimden sıyrıldı.. Aktı gitti. Yine gülümsedim dolu dolu. Arada küçüğün, küçücük ayakları elimi ittiriyordu. Bu temas oldukça saf bir temastı. Oldukça mutlu etti beni. Umut denilen şey bu olmalıydı. Umut hep vardı. Ve mutlaka bir yerde yan yana düşüp bize dokunabiliyordu.

 

Bu dokunuş hayata dair en anlamlı dokunuştu.
Yolculuğumu kocaman, mutlu bir gülümsemeyle bitirdiğim.

 

ayşe keskin/ Trabzon

27/2/2008

YOLCULUĞA DAİR SESLER





22:59. Gösterge.
Gözüm bir an …Düşüncem kalemi…Çantama uzanıyorum.
23:00. Araba karanlığa far yakmış ilerliyor.Gece!
Arkamda çocuk sesleri nihayet kesildi. Karmaşık sesler ruhuma dokunuyor.
Huzur!
Sakin her şey.
Dolunay; akşamın yakışanı. Başından beri bizle arkadaşlık ediyor.
Yan camdan tepelerin, ağaçların ardına saklanıp bir görünüyor. Sobe!
23:11. Kıpırtılar, su servisi...daha sabaha çok var.
Tepemdeki ışık örtük. Arkadan gelen ışık demek ki yeterli.
Yazmak! az bir şey
Uykuda çoğu koltuklar. Tek tük fısıltılar. Peçetede duran mürekkep!
tükenmezi bitti mi at diyor.
23:18.Klima sesi serinlik. Birden koridor ışıkları. Mola yeri.
ihtiyaç!
“ çaylar şirketten “devri çoktan bitti.
00:06. Gidiyor araba,
uzuyor yol. Arkadan gelen ışık söndü. Yakmayacağım üsttekini.
Sadece ay,
görmek zor.
Uyumak en iyisi, boşluk sıkıyor…

ayşe keskin/ Trabzon


« Önceki — Sonraki »