Ceviz Sandık

7/8/2009 - RÜZGÂR




   

Günlerce camı çalmadan, kapıyı tıklatmadan, “geldim” demeden sadece bulduğu her aralıktan girdi içeri… derin bir uğultuyla, “sıtmadayım” diye diye… Oysa ağaçlar vardı. Kovukları, yaprakların altları, dağların sırtları, damların çatısı, ovaların çadırı, tepelerin yarı… Sessizce, kıvrıla kıvrıla saçlarına dolandı... inleye inleye …

Ağrılıydı. Ağrısı zemheriden donmuş bir çeşmenin sesi kadar tutuk, çözülmesi, ömrün suyunu ısıtan narlar kadar harlıydı… zaman azdı… durmadan eksik bir düşü sayıkladı, sayıkladı... Sayıkladıkça açıldı.


*


Savurdu önce… dağıttı. İnce parmakları topladı, topladı, toparladı tacını taktı. Olmadı, bağladı. Bağladı. Sımsıkı sımsıkı teliyle… sakladı. Koparttı bağı, bıraktı.
Bıraktı ortaya. Ağladı ağladı, ağladı. Onca bağrı, bağır bağır çırpındı. Dalgalandı, dağlandı…


*
Nasıl geldiyse çıktı öyle pervasız… canlandı… vardı ömür kârı!


*
Darmadağınıktı, kalakaldı öylece saçlar… kasıldı yarı, taranmadı… kesildi dipten karası.


*
alışıktı rüzgâr, umursuzluğuyla fısıldadı kulaklara!...

Estim!


ayşe keskin/ Trabzon
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler :

23/3/2009 - Kayıp Dağ/ Şiir Kitabı




http://www.imge.com.tr/product_info.php?products_id=90865
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler :

9/12/2008 - Ada dergisi 10. Sayısını yayımladı



Ada dergisi 10. Sayısını yayımladı.

 

Özellikle Anadolu’da kültür ve edebiyat içerikli dergi çıkarmak ve onu yaşatmak hayli güç. Ada 10. sayısıyla okuruna güz mevsimine yaraşır okunacak iyi bir dergi sunuyor. Ada, ‘her zaman bir başka ada vardır ’ diyerek başladığı yolculuğuna devam ediyor.

 

 

İlk sayısından itibaren şiirdeki titizliğiyle dikkati çeken Ada’nın bu sayısında da şiirler özenle seçilmiş. Ali Çivril, Ali Osman Kurun, Alperen Yeşil, Aydın Afacan, Celaleddin Koç, Derya Önder, Ercan Yılmaz, Ertan Yılmaz, Ertuğrul Aydın, Fatma Esti, Hasan Aydın, Hakan Hakkı Cankatan, Kaan Koç, Mehmet Ercan, Mehmet Şamil, Nadir Aşçı, Naime Erlaçin, Neriman Calap, Selaattin Yolgiden, Selçuk Küpçük, Veysel Çolak , Yavuz Türk ve  Aragon çevirisiyle Kenan Sarıalioğlu Ada’nın sayfalarını süslüyor.

 

Ada’da iki özel söyleşi yer alıyor . İlki Türk Edebiyatının önemli öykücü ve romancılarından  Hasan Ali Toptaş’la gerçekleştirilmiş.

Aylin Süreyya Antmen, Ayşe Keskin, Feyza Hepçilingirler, Gülce Başer, Hülya Soyşekerci, Kadir Aydemir, Ruşen Ergün, Serkan Ozan Özağaç ve Serkan Türk’ün  sorduğu soruları Hasan Ali Toptaş içtenlikle yanıtlamış.

 

İkinci Söyleşimizi Sanat, Edebiyat ve Dil Üzerine Ferit Edgü ile Dr. Mutlu Deveci ile gerçekleştirdi.

 

Müge İplikçi, Ruşen Ergün, Serkan Türk ve Temel Karataş, birbirinden güzel öyküleri ile Ada’ya renk katıyorlar.

 

Rilke üzerine ada bu sayıda üç özel yazı yayımlıyor. Alper Sarı’nın Rilke ve Ölümün Doğurganlığı Üzerine, Arzu Alkan’ın Duino Ağıtları ve Ayşe Keskin’in Bir Y/azdan,  Bir Ayaza… Mektup! isimli denemesiyle Batı şiirinin en büyük şairlerinden Rilke’ yle buluşturuyor bizleri..

 

Murat Ergin’in Kayıp Oda adlı denemesi, Korhan Altunyay’ın Şiir ve düşünce birlikteliği: Nazım Hikmet şiirine estetik bağlamda bir bakış adlı inceleme yazısı, Genç Öykücü Seyit Göktepe’nin Bir Okuma Serüveni Olarak İstanbul başlıklı yazısıyla Ada ’nın bu sayısına katkıda bulunuyor.

 

Onur Caymaz’ın Dünebakan adını verdiği günlüğünü bu sayıda da okumayı sürdürüyoruz.

 

Mehmet Sümer’in “Şer Cisimler” Asrında bir “Melek Geçti” adlı yazısı V.Bahadır Bayrıl şiirine incelikli ve yeni bir bakış açısı sunuyor.

 

Fatih Kanter, Tutunamayanlar romanında mekan adlı denemesiyle dikkat çekiyor.

 

Aysuda Şahin’in Kurşunlanan Türkoloji adlı eser üzerine kaleme aldığı inceleme yazısıyla genel bir bakış sunuyor okuyuculara.

 

Gürcü Tiyatrosuna Necati Zengin’le kapsamlı bir bakış, Kadri Özcan’ın Türk Edebiyatında Devlet Tiyatrosunun Yeri adlı yazısını da keyifle okuyacağınızı düşünüyoruz.

 

Ada, ilk sayısından itibaren ustalara saygıyı, gençlere kucak açmayı düstur haline getirmiş bir dergi olarak bundan sonra da dil, bilinç ve ruh kirliliğinden olabildiğince uzakta yer alacaktır.

 


Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler :

14/11/2008 - Gitgide Derinim Derin ( Kolaj)





                                              Su, şimdi aydınlık ve hafiftir, 
                                              Yüzeyi çok karanlıkla solmuş olsa da.

                                                                                         Nilgün Marmara



   -Bu yüzden sarhoşluğumu hoş gördü Tanrı. Henüz bitmemişti bana sunduğu içim! -

  Dolgun kara saçlarını sımsıkı burdu. Sonra tek eliyle tutarken diğer eliyle torpido gözünü karıştırdı. Eski, birkaç dişi kırılmış toka gözüne çarptı. Tepeden tutturdu. Yağmur başlamıştı. Silecekleri çalıştırdı.

-Boğazıma dizildi susmalarım! Konuşmakla konuşmamak arasında kaldığım vakit… son cümleyi söylesem peşinden gelecek muhtemel koca bir hıçkırık! 

                     -Ağlama anne, ağlayıp da canımı yakma.

   Gecenin seslerinden ve renginden çok sabahın seslerini ve rengini seviyorum. Günün ışıdığına şahit olmak, kara hayallerden, hatta hatta tatlı rüyalardan bile uyanabilmek değil mi yaşamak adına inadına...tekrar tekrar doğum halinde olabilmek ölüme göz kırpa kırpa.

Gündüzde bir tek güneş yalın çıplaklık
gecede binlerce yıldız… üstelik kırpık kırpık kuyruklu kuyruksuz...

Yok olmak değildi ki yazmamızın sebebi. Çoğalmaktı. Çokça yalnızlığımızın sebebi olabilirdi çok çok! Ama her çoğalmada yalnızlığımız dozu daha da arttı.-

                  -Ağlama anne, ağlayıp da canımı yakma!

  -Varsın sesimiz çıkmasın şimdi duymasın bizi ürküten yarın! O sesler ki dalga dalga gelir kulaklara, dalga dalga çıkar doklardan! buza dönmüş kalıpları açılır da deryalarda ne korsan önün keser, ne bin forsa çeker kulaçların... Sadece saçın esintisi yeter yelkeni dellendirmeye, karanlıklar kırk bin fersah olsa da kırk bin kere yine susarız!
Bu yolda hangi kocaman kocaman yürek susmuş da yatmış rüyalara, hangi korkunun teriyle sarsılmış
Ey yorgun dağ, ey vurgun ova, ey göz gözü görmez eden duman ey! kılı kırk yaran terle yeniden doğarız.


                        Gecelere hiç dokunmadım
                        Böyle böyle geçti ruhum sabâdan
                        Bir söz, bir söz daha… etti iki satır!

karışık!

aynı hayat,

biraz içbükey biraz dışbükey

insana dair her şey gözüküyor aynalarda.

çar- kın diş- li- le –ri tı- kır da tı- kır tı- kır da tı-kır...



-İçten içe çarparak parçalandık. Heyhat! Şimdi yapıştıramaz bizi hiçbir dil.-Tekrar tekrar her satır darbesinde kaybolan duygular… O yüzden değil midir aramak cümle boşluklarında yitirdiklerimizi? … Satırların işi; başı gövdeden eti kemiğinden... Satırlardan hep kan damlar bu yüzden.

Hangi yerin dillerin koynunda kararttık gönlümüzün ferini. Dolan bağdan durmadan sağılan ağıydı!

Titredim döküldü derim! 

                      oğul...
                      oğul çok yandı canım! -



ayşe keskin/ Trabzon


Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler :

28/8/2008 - KANIYORUZ!


       --İlhan Berk'in Ardından


Yaşlar her geçen gün üstümüze yıkılıyor. Erken gelen bahara kanan  dal gibi soğuktan kırılıyoruz.  Şuramızdan… çıt!..
 çıt buramızdan.

Bilmiyor kimse. Oysa gülen her yüzün arkasında, çoğalan damlalar içinde kalan bir tarafımız var boğulan.

 

akacak ses hiçbir yere sığmıyor.  

 

 Gün gün sıkışsak da köşelere, set çeksek de sürükleyen dalgalara, örsek de hanlara kalın duvarlar, hanı damsız bırakan hayata yine de kıyamıyoruz.

     Yaşamak bir oyun belki oynanan çocukça, belki hiç yaşanmamış bir ana özlem, gözümüzün koynundan çıkarılmak istenen. Sonrası kocaman bir ağıt ki sessiz!

 sular seller dökülür gidenin ardından 
 
kimi o iki derin kaptan!
 kimi o kırılası tastan!

hadi şimdi arkamıza dönüp de bir bakalım hangisi sızlatır içimizi.


ayşe keskin/ Trabzon

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler :

17/7/2008 - KARŞILAMA



   Ama bütün içtenliğiyle, bütün geçmişiniz, ama bütün geleceğinizle sizi içinde, dışında yanında yöresinde taşımayı göze alan.. Belki tek, belki göz bebeğini gösteren işaretle! belki de hiç olamamış! Belki de olmayan bir göze "nice dostum” diyebilen!

yoldan…ne çok toz, ne az altın, ne çok pas, ne az kabuk, ne çok kesik, çizik ne çok, ne çok boşluktan…

Karanlığına ışık, ruhuna sıcaklık!
ruhuna sığmamış zamanı bile alansa..  Sonsuzluğa açılan kapıdan…orası çok daha sır…gir sıradan sıradan

Orada aklanır korku. Durulur orada hırs!...Dinç; orada yorgun yolcu!...Yar; orada çok yaradan. Orada mana, ateşi ruhun orada daha bir coşkun kan!

    aşktır seni karşılayan

ayşe keskin/ Bolu
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler :

30/5/2008 - KARŞIDAN KARŞIYA -I-

                                    

 

I- Sözün kıvratan cazibesi konusunda

 

Ört bas edilen hiçbir şey kalmamış. Düşünce vericisinden gelen sinyaller durum
suyuna akan bir hayatın şarkılarıysa

 

çalan çalana!

 

Oysa çıplaklık ne kadar yakışıyorsa deryada, suyla oynaşan tenlerde pul sıyırma.
Hani kırış kırış uykulu surat, yamulmuş bir yanakla sabaha kalkmak… Bu kaba
saba kaşeler şiirse el sürmüyorum daha.

 

Kırdım dilin en can alıcı sırrını dediğim anda bir başka sır çıkmalı karşıma.
Dönüp duran
sarmalda inmeyen bir tansiyon ve hep!...

i

r

t

i

f

   a!..

 

Düşmek, kaygan anlamların çelmesi! Korkuda ve istekte birleşir ki şiirde artık ne
durum vardır ne durumu yaratan fikir.

Ölümün ince çizgisinden gidilir gelinir.

 

 II-Yumuşak dokunuşlarla kuytularda dolaşmak…

 

 

Sözden nefes nefese kalan yutaklar boğulmasın. Zaten hayatın dip köşelerini
görenler
için renk kuyusunu bulmamak olası değil. Öyle ise bir de çağlayanların serinliğinde
dinlence gerekir. Koyaklar varsın dursun. Zaman mağarasına girdiğimizde nasıl
olsa
bir şekilde karşımıza dikilir. Hiç ak, karanın şahidi olur mu?

Grinin kıvamında buluşursa belki!

Zaman kırıkları, tabanlarımızda derin yaralar açsa da düşünmek gerek: niçin,
niçin
geçtiğimiz yollar bizimdir.

İçimiz kaynar, demiri büker, zifti eritir. Peki, kızıl bir renkte gözlerimiz neden
kamaşır? Mavide dinginlik, yeşilde dirim!… Siyah asildir de neden, neden içe
seslenir?

 

Düş yasla bulunur, Pembe can kaynatır.

 

…Düşünce, dil dilden, beynimiz dipten, dilimiz birden yarılır.

 

 

III-dağım karşımda hep dumanlı durur

 

Uzanır alırım!  arada nabızlarımdan bağırır

—Ayşeeeeee!

‘Daha dur!…’

derim demesine de ensemde soluğunu duyarım.

 

Birden kaynamaya başlar kazanlar.

Ateşe dayanmak, köpüren alevi tutmak, taşan her damlayı anlama katmak,
kalemi yürek, maşası ruh, yaz babam yazar parmaklar…

 

Bu da bir başka hayat zamanlarımdır.

 

IV-Sindirim

 

Yanlış bir sözün insan ruhuna verdiği onulmaz izi kim bilebilir. Acıtan sözler
kulaklarda çığlık çığlığa güzlerken, tersine dolar bardak, düzüne dökülür. İç denge
altüst dış denge mahzun içlenir. Olabilecek en kötü ima olabilecek en olumlu imlâyla
karşılaşsa da mazgalları tıkanan bir şehrin sağanağa yakalanan toprağı, bozgun
sularla çevrilir. Yüreğe son yağmuru indiren, çelimsiz bir bulut bile olsa kaçınılmaz
son.

 

Sıkı tutunmak, tutunacak bir dalı olmayanlar için zor!... En önemlisi halatını
bağlayacak bir limanın olması ve toprağın o dirim sağlayan yeşile uyanmasıdır.
Bereketiyle, vahaya isterseniz maviden gökyüzü, isterseniz uçacak on binlerce
kanat çizin bence en önemli şey ... Hazmınız!

 

 

 

V-Bilinmeyeni saklamak nasıl oluyorsa!

Yalan!

 

Bu demektir ki hepsi!

 

Ölüm, resimde bir kuğu gibi salınırken öp beni beyazlığında. Dalında suç deren,
pıtrak dölün içindeki çağda…

 

“Dur” desem de durma. Daha girilmedik odalarda bekleyen muamma, anlamı
içinde koruyan dağ... Gibisi fazla bir dolan denizinde yüzen,  gemisi karaya çıkınca,
bayrağı dalga dalga.

Hiç konuşma. “Sus”u oyna ki repliği veren dünya, ağdası parlayan ten ayıbında.

Dinleti!

“ yandan yavrum yandan” şarkısında kıvırtan, onca kaytan seyirci alkışlayanda, deli
deli söken şafakta bul çimenini. Uzan dağında uzanan lalesi, çiğdemi, şebnemi,
katmerlisi… Destele, deste deste çiçeklerini. İster kurut, ister taze taze diz vazoya.

Geç karşısına kokla!

 

Değer olan neydi hayatımızda?

 

VI-Burulmuş Hikâyeler

 

Bu zaman, başka zaman!.. Geniş salonlar ve büyük kapılar ardında büyük sancılar
duruyor. İçinde her türlü ihtiyaca cevap veren dolaplar…

Göz gözü görmeden verilen konforlar, tarihin en şaşaalı turunda peçesi ipek,
entarisi
sırma kadınlar saklanıyor.

Kırma belli çocuklara, devşirme redifler içinde kızlar ağası burulmuş hikâyeler
pazarlıyor.

Okuması yok, yazması çok bir dergâhın geveze yanığı ortalıkta dolanırken …
Bakmayın siz, devrilen koca bir saltanatın sallanan beşiğinde rüşt çocukların
doğduğuna

‘’e eli  ele  üleli embürleyli eb eb /be beli belebüleli bembürleyli beb beb/ te teli
teteletüteli tembürleyli teb teb…’’ diye giden tekerlemede uçuşan perde arkası
perdah, parende atıyor.

Geniş mekânlarda kayboluşun eşiğine bile değmeden, bir oda iki oda üç oda…
Kırkının kulpu da açılmıyor. Ne yapsın böyle bir maniyi yamak, kadifeden
kesesinde dökme anahtarlar taşıyor.

Nedir, ne değildir derken evlâdiyelik hanedan tarih kapatıyor.

 

VII- “Hepsi Düştü”

“…!”

 

Bu o kadar hafif bir sözcük değil. Söylenmek istenen ama ne yazık zaman zaman
söyleyemeyen dillerin gözlerinde belirir. Galiba eriyen gerçekler bileklere kadar
indiğinde dillenir ki gelişmelere cuk oturan “eline yüzüne…” meselesiyle ortaya
çıkar. Bulaşan bulaşmıştır ya, üste başa dökülen lekeler nasıl çıkarılır?

 

Yol gösterilemez.

 

Şimdi ne yapılırsa yapılsın değiştirilemeyen bir kara vardır. İsterse kaymak gibi
kireç sürülsün isterse kaynatılsın, isterse derecesi yüksek güneşe asılsın. Rengi
solmayan tek şeydir.

Oynayan! şimdi ağzıyla kanat yolsa nafile, bir kere göz sözü görmüştür ki
büyütülen iç enerji şimdi üstü sıyrılmış soygun bir tel!

Değdiğinde en küçük bir yere … Düşünmesi bile…

Demek ki ruh üşümesi bu!.. Buz kesen kırmızı…

 

Duyduğu şey öfke mi, yoksa karanlık bir köşede karşısına çıkan gölge hışırtısının,
yitik bir ad artçısı olduğunu öğrenmesi mi?

Hangisi olursa olsun, dönemeçlerin sonunda, hep bir elin varlığını bilmesi yeterlidir.

Üstü mühürlü bir payla dolaşması ve gerine gerine ver…

 

El ele söylemezken yazıyı

 

Hepsi düştü!

 

 

 VIII- güne bAktı

 

bu titreme, zorlanan kapıdan olanca hızıyla içeri doluşan soğuğu karşılamaktı.
buğulanan aynaların göstermediği yara.

 

bilmiyordu, zaman ne zamandı. ama unutamayacağı bir bakışta tamamen kapattı
ne var ne yok, gözü kUlağı …güne bAktı akrebin kuyruğu bolca yağmurdu.

çatıları döven, güneşi görmeyen bir şehir gibi susuyordu.

 

bir tek o. bir tek o elinin içinde sEğiren duyguda.

yAğıyor yAğıyordu!

aklın almadığı, hiçbir rengin kırmadığı bir tuvali bOyuyordu.

bütünüyle görünen, bütünü bÖlünmeyen parça parça bir parçalanmışlıkta, duymak
buydu

bütün hislerin uyuşması, karışmış karıncalanmış bir yoğunluk..

hayat!

asılan mıhsız bir çerçevede ağırlaşan yokluğun gÖzü ...İnce bir yolun sapağında,
örselenen çAkılın, cAnı acıtan vurgusuyla kAnıyordu. yolcusu can cana bİten bir
ruhun ne olduğunu kimse çözemiyordu.

 

bulunan renk

 

sOnsuzca sÜzülüyordu.

 

 

*

 

bitmez bir kökün damarıyla tutunan…

 

fikrim! Bilmedim, neydi ıslak bir yeşilin en Karayemişi

kekre, rengi koyu damak lekesi

öptü ruhumdan öldüm, bittim.

 

 

 IV- ….aşk benim!


ayşe keskin/ Trabzon

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler :

12/5/2008 - Bir Ömre Ne Günler Sığar!

 

 

  Bir günü de geride bıraktık. Bir gün, bir gün daha iki gün eder. İkinci günden sonrasını saydık mı ömür!

   Bu güne kadar aldığım en anlamlı hediyemi aldım dün çocuklarımdan. Bana günlerce öncesinden sordular ne istiyorsun diye. Ben de 'yaban çiçekleri' dedim onlara. 'dağlardan toplanmış yaban çiçekleri.' Güldüler tabii. Şaka yaptığımı zannettiler. Gün geldi çattı sabah her zaman ki gibi erkenden kaltım Işık'ı dersanesine yolladım yedibuçukta. Öğleye doğru oğlum, Işık'ı almaya gidiyorum dolaşacağız biraz dedi. Geldiklerinde ben ütü yapıyordum. Ellerinde kocaman bir kutu. Bana bile vermediler paketi... gözlerinde büyük bir enerji ikisininde. Işık ben açacağım dedi. Açtı pakedi. İçinden bir bebek çıktı. Evet sevimli bir bebek!
Ben anladım tabii neden bebek aldıklarını ama oğlumun sözü beni bitirdi. 'bak şimdi gözleri rahatça açılıp kapanan bir bebeğin oldu.' boğazımda koca bir yumrukla bıraktım gözpınarlarımdaki geçmişe ait kırıklıklarımı.

Gözleri açılıp kapanan iki güzel bebeğim olmuştu zaten gözleri açılıp kapanan bir çok güzel bebeğe koşmuştum hayatımda büyük bir zevkle. Çocuk yuvasında yüzlerde çocuk vardı böylesi ve içimi eriten ne sahneler görmüştüm bu yuvada. Annesiz babasız, loş odalarda, beşiklerinde ağızlarına dayanmış biberonlarıyla öylece uyuya kalmış bebekler...

Bizlerin aklı çıkar çocuklara mama yedirirken, süt verirken soluk borusuna kaçar da bir şey olur diye olmadık pozisyonlar deneriz. Ne narin tutarız onları, üstlerine titreriz ama gördüğüm bu manzara karşısında şefkatten uzak bu manzara karşısında iliklerimdeki kan donmuştu o gün. Demek ki kendi başına süt içebiliyormuş bebekler. Allah'a emanet.
Bu hayatın gerçekler katı!... Hem de katı ve bir o kadar acıtan.

Çocuklarım çocuk yuvası ve huzureviyle erken tanıştılar hayatlarında. İnsanların yaşlandığında huzurevine bırakıldığını gördüler. Kızıma küçüklüğünde sormuşlardı da 'anneni babanı bakacak mısın büyüdüğünde' o da cevap olarak şöyle demişti. 'ben huzurevine bırakacağım onları.'
Şimdi biliyor tabii söylediği sözün anlamını. Geçenlerde 'ben böyle derdim ama büyüdüğüm de çiftliğim olacak. Hayvanlarım olacak etrafımızda, doğal ortamda yetiştirdiğim yiyeceklerle sizi orda ben bakacağım.' demiş kötü olmuştum tabii.
İnsanın dünyası ne geniş, insanın yüreği ne yüce. Çocuk olsa bile... Kaldı ki herşey istekten öteye geçmese bile bunu hissederek söylemesi önemliydi. Çünkü hayat insana ne sürprizler çıkarıyor. Bilemeyiz nelerle karşılaşacağımızı kalan ömrümüzde.
    Bebek meselesine gelirsek, her zaman anlatırdım çocuklarıma, oyuncakları çok olmasına rağmen istekleri bitmediği için. Benim de irili ufaklı bir kaç tane bebeğim olmuştu ama tek bir bebeğim vardı ki onu sevdiğim kadar üstüne titrediğim kadar titremezdim diğerlerine. Yengem vermişti Düzce'ye gittiğimde oyalanmam için. Yengemin de bebeği yoktu seneler senesi. (sonra da iki çocuğu oldu o da başka bir hikaye konusudur.)
Neyse evinde neredeyse yüzlerce bebek vardı. Çalıştığını neredeyse bebeklere yatırmıştı. Hem de çeşit çeşit renk renk. Ben nedense bu bebeği sevmiştim.
  Sonra baktı ki bebeğe ayrı bir özen gösteriyorum bana vermişti. Kat kat siyah tülden elbisesi vardı. Saçları parlak ve lüle lüleydi ama gözünün biri yoktu ve ben Bolu'ya dönünce ona bir göz yapmıştım kağıttan. Aklımca artık rahat görsün diye dünyayı Ama diğer göz kapağı açılıp kapanırken bu gözü hep açıktı. İçim ezilirdi hep bu eksikliğinden dolayı. Acaba yorulur mu sürekli göz kapağı açık diye. Çocukluk işte.

Hatıralar değil mi bizi ayakta tutan. Hayatın eksiği değil mi bizi biz yapan. Üstelik hepimiz her hareketimizle her düşüncemizle birbirimize bağlıyken.

Anlam bunu anlamakta sanırım.
Anlayacağınız şimdi bir bebeğim daha oldu. Üstelik gözleri rahatça açılıp kapanıyor. Sesler çıkarıyor. Sevindiğine dair sesler... ama ağladığında içim, içim titriyor.

ayşe keskin/ Trabzon

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler :

2/5/2008 - bugün!..

 

 

  ...deli fırtınalar getirir göç eden ruhları döşüme

 orada dinlenirler, oradan yolcu edilirler yine yerlerine.

 

         ayşe keskin/ Trabzon

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler :

18/4/2008 - Bu Şehrin

 

 

bütün sokaklarını arşınlamak
 var ya

ah bu şehrin sokaklarında
karanfil ölüsü

karabasan adım!
b/asmış
 evvel baharda

her kırık boyda sallanıyor!
kuruyan dardaki...

açmak
 Yerden dile!

 bir ömre sevda yetse
  yarılanmış yazdan
 yaralanmış adımla…
 
yaz-bakî!


           ayşe keskin/ Trabzon

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler :

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Bir kokuyu arar gibiydi yolculuklar// taşırken koltuğunun yanında daimi hüzün// gölgeler gözlerine gülümser// farkında mısın uyuduğunun?// Bir kokuyu arar gibiydi yolculuklar// Nükseden bir gurbet uzaklığının// Balkıyan sancısıyla an be an oturduğun// Hayalle dem dem buluştuğunun// Bir kokuya gider gibiydi yolculuklar// Bir yanı uçurum bir yanı dağ// Ebruli çark çalımıyla// Gözlerinde bin ömür sustuğunun// a.keskin

Kategoriler

Etiket Bulutu

Arkadaşlarım

turkrenk
miqrop
tuluat
prens tenes
kardanhasan
nimo
alibaris
harrypotter12
fikretsimsek
hakan kartal
akrep34
mehsani
yeniedebiyat
hayalayna
gokcesair
kevn
Özkan Özdemir
vega99
yavuz999
nehir35
betül ayangil
gazikemal
okshazirlik
omerekincimicingirt
secimim
Ahmet Turan ALTUNSU
obolukbasi